Kahve
Sabah sekizde gelmiştim sanırım buraya. Önümdeki çay hâlâ ilk sipariş ettiğim çay mı, emin değilim. Soğumuş, içilmeyecek kadar acı bir tat bırakıyor dilimde. Saatin kaç olduğunu anlamaya çalışıyorum, ama dışarıda yağmurun altında gece ve gündüz birbirine karışmış. Hava o kadar gri, o kadar belirsiz ki, anlamıyorum hiçbir şey.
Neredeyim ben?
Önümde bana ait olmayan bir fincan daha var. Espresso. Kokusunda rahatsız edici bir tanıdıklık var. Hem huzursuz edici hem de sanki yıllardır benimsediğim bir anının, birisinin, varlığı gibi. Garson yanıma geliyor, fısıldayarak:
— Artık kalkmanız lazım efendim, kapatacaklar.
“Neredeyim ben?” diye tekrarlıyorum içimden, dudaklarım aralanıyor ama sesim çıkmıyor. Birkaç saniye sonra, kelimeler kendiliğinden dökülüyor ağzımdan:
— Ah… pardon. Hesabı alabilir miyim?
Sesim yankılanıyor duvarlarda. Uzun zamandır konuşmamış birinin sesi gibi çatallı, yabancı. Garson hafifçe gülümsüyor:
— Yanınızdaki kalkmadan ödemişti, efendim.
Yanımdaki mi? Yanımda biri mi vardı? Başımı kaldırıyorum, masanın karşısı boş. Sadece bir not duruyor orada.
Elimi uzatıp alıyorum, titrek parmaklarımla palto cebime sıkıştırıyorum o notu. Sonra yerimden kalkıp dışarı çıkıyorum. Yağmur şiddetlenmiş, hava karanlık. Sokak lambaları birbirine uzak, yolu neredeyse aydınlatamıyorlar. Adımlarımı hızlandırıyorum, nereye gittiğimi bilmeden. Notu çıkarıp açıyorum. Harfler bulanık, mürekkep yağmurla akmış. Sadece son kelime okunuyor: Elveda. Boğazım düğümleniyor. Yağmur cildimi acıtacak kadar sert, nefes almak zorlaştı. “Elveda…” diye tekrarlıyorum kendi kendime. Adımlarım beni sokakların arasında bir yerlere sürüklüyor, yorgunluk içime işlemeye başladı. "Uzaklaşmış olmalıyım" diye düşünüyorum. Birkaç dakika sonra fark ediyorum; ne kadar ilerlemiş olursam olayım, dönüp baktığımda yine aynı yerin kapısındayım. Aynı kafe. Aynı masa. Koşmaya başlıyorum.
Kendimden, zamandan, belki de o kelimeden kaçmaya çalışıyorum. Ama attığım her adım bir öncekinden yavaş. En sonunda tamamen duruyorum. Artık kaçamayacağımı biliyorum. Notu yeniden açıyorum. Bu kez bulanık satırlardan başka bir cümle seçiliyor: Seni seviyorum. Kağıt ıslak, mürekkep dağılmış. Yağmur mu, gözyaşı mı belli değil. Ne fark eder? Titreyen parmaklarımla sımsıkı tutuyorum kağıdı, sanki bırakırsam her şey sonsuza kadar kaybolacak gibi hissediyorum. Zaman geçti, soğuk artık hissedilmiyor. Yağmurun dokunuşu bile yumuşamış. Her şey yavaşlıyor. Gözlerimi kapatma isteği doluyor içime. Tam o sırada etrafı yine o tanıdık espresso kokusu sarıyor. Ama bu kez rahatsız etmiyor. Koku, eski bir anı gibi, sevgi dolu bir vedanın sıcaklığı gibi içimi kaplıyor. Yüzümde farkında olmadan bir tebessüm beliriyor.
Elveda.

